‘’Kurtlukta düşeni yemek kanundur’’
Kemal Tahir’in 1969 yılında yayınlanan Kurt Kanunu, resmi ideolojiye karşıt bir söylem içerisinde 1926’da Gazi Mustafa Kemal’e karşı planlanan İzmir Suikastını merkeze alarak suikast hazırlıklarını, suikastın başarısızlığını, suikast ile ilgili İstiklal Mahkemesinde gerçekleşen yargılamaları, roman kahramanları Abdülkerim ve Kara Kemal üzerinden hem bir kaçış hem de tarihsel bir hesaplaşmayı okuyoruz.
Kurt Kanunu tarihsel bir roman olsa da takip edilmesi oldukça kolay bir roman. Kurtlukta düşeni yemek kanundur düsturu sadece siyasette değil insan ilişkilerinde de oldukça geçerli. Yoldaşlık, dava arkadaşlığı gibi kavramların olayların akışı ve baskısı altında nasıl değişebildiğini Kurt Kanunu’nda görebiliyoruz.
Kitabın ana karakterlerinde olan Kara Kemal romanın omurgasıdır. Kara Kemal’in şahsında 1908 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderinde birincil sorumlu olmuş İttihat ve Terakkinin, Birinci Cihan Harbinin kaybıyla yönetimden çekilen İttihat ve Terakki’nin kadrosunun bu yenilgi ile yaşadığı çöküntü, geçmişle hesaplaşma, yeni yönetimle ilişkilerini hep Kara Kemal’in hikayesinde yaşıyoruz. Ayrıca Kara Kemal, İzmir Suikastında suçsuz olmasına rağmen düştüğü için kurtluktaki kurbanlardan birisidir.
Bir diğer karakter Emin Bey ise ne ittihatçıdır ne de ittihat ve terakkinin dışındadır. Bu arada kalma durumunu romanın sonuna kadar yaşayan Emin Bey ‘’doğru’’ bir insan olmak için çırpınır durur. Emin Bey karakteri ise cumhuriyetin ilk yıllarındaki eski düzende yetişmiş fakat yeni düzenin getirdikleri ile de henüz entegre olamamış kesimi temsil eder.
Kurt Kanunu bir dönem eleştirisi olabileceği gibi bir aydın eleştirisi olarak da ele alınabilir. Resmi tarihle zıt olması bazı kesimler tarafından hoş karşılanmaz. Ama bildiklerimize göz gezdirirsek ki burada kitaptan ayrılıp bambaşka bir noktaya geçiyoruz;
İttihat ve Terakki, imparatorluğun yıkılmaya yüz tutmuş zamanlarda, milliyetçilik akımlarının getirdiği yıkımlarla her gün kana bulunan Balkanlarda büyüyen insanların meydana getirdiği ve amacı vatanı kurtarmak olan bir örgüttü. En büyük amacı Sultan Abdülhamid’i tahtan indirip meşrutiyet yönetimini yeniden yürürlüğe koyarak İmparatorlukta yer alan tüm milletleri yönetime katarak bir Osmanlı Ulusu yaratmaktı.
23 Temmuz 1907 tarihinde Abdülhamid’in Anayasayı tekrar yürürlüğe koyması ile İttihat ve Terakki bir örgüt olmaktan parti olmaya evrildi ve İttihat ve Terakki Partisi 10 yıllık bir sürede imparatorluğun kaderine ele aldı. Hayatta teori ile pratik genelde bir olmaz. Osmanlı Ulusu kavramı bir anda çöktü. Terör havası yeniden İstanbul’a hakim oldu. Önce Balkan Savaşı ile Balkanlar daha sonra da Cihan Harbi ile tüm memleket elden çıktı. Bu ağır tablonun sorumlusu olan Enver, Talat ve Cemal Paşalar bir gece vakti ülkenden gizlice kaçmak zorunda kaldı.
O günlerdeki ruh halini Refik Halid Karay şöyle özetlemiştir.
Efendiler nereye?
“ziyafet bitti,
fakat ağzınızı silmeden,
elinizi yıkamadan,
bir acı kahvemizi içmeden;
efendiler nereye?
yaz başlarında sırtı karnına yapışmış,
sarı, sıska, cansız bir takım tahtakurular çıkar,
iğne gibi vücudumuza batar,
derimizi haşlarlar, kanımızı emerler,
sonra sabaha karşı etli,
canlı, iri yarı, şuraya buraya kaçarlar…
galiba şafak attı, güneş doğuyor;
tahta kuruları nereye?
ücra dağ başlarında,
gözleri ateşli, dişleri keskin,
tüyleri dimdik aç kurtlar vardır.
köpeksiz sürülere dalarlar,
etrafa kan kemik saçıp,
mideleri dolu inlerine koşarlar…
galiba çoban göründü, köpekler havlıyor:
tok kurtlar nereye?
kedisiz evlerde fareler vardır.
kilerlere girerler, dolaplara dalarlar,
şunu bunu kemirip
sağa sola koşuşup baş köşede gezerler,
bir patırtı olunca deliklere girerler.
galiba koku aldınız. kedi geziyor:
koca fareler nereye?
dul annelerin haylaz çocukları vardır?
sandıkları kırarlar, paraları çalarlar,
bohçaları aşırıp tefeciye satarlar
ve sonra korkup sokak sokak kaçarlar…
galiba foyanız meydana çıktı.
yakanız ele geçecek:
ziyankâr evlatlar nereye?
vurdular, kırdılar, yaktılar, yıktılar,
astılar, kestiler, kızdılar, kavurdular;
nihayet leşimizi meydanlara sererek yılan gibi kaçtılar.
memlekete düşmanları sokarak üstümüzden aştılar.
eli sopalı, beli palalı, gözü kapalı paşalar
damdan dama nereye?
o zamanlar kalemler kırık,
gözler yumuk, boyunlar eğri, ağızlar kilitliydi.
gel diyordunuz,
halk karnını yerde sürüye sürüye ezile büzüle koşuyor,
ayaklarınızın altına sokulup tir tir titriyordu.
git diyordunuz kapıya kendini dar atıyor,
merdivenleri dörder dörder atlayarak canını güç kurtarıyordu.
siz âmir olmadınız,
sergerdelik ettiniz…
siz valilik yapmadınız, asesbaşılık ettiniz…
efelere, taş çıkardınız; zorbalara parmak ısırttınız…
as deyince sıra sıra dar ağaçları kurulur,
yak deyince alev alev meşaleler tutuşur,
bas deyince tabur tabur jandarmalar üşüşürdü
elinizde zindan anahtarları,
belinizde idam ipleri,
sırtınızda dar ağaçları vilayet vilayet dolaştınız.
Ali’ye çattınız, Veli’yi bastınız,
Ahmed’i kazıdınız, Mehmed’i kavurdunuz,
beş senedir her tarafta kargalara
insan leşinden ziyafet çektiniz.
muhalif mi? al aşağı.
muharrir mi? vur başına…
türk mü? sür ölüme…
rum mu? iste parasını…
ermeni mi? kes kafasını…
Arap mı? çek ipe…
kadın mı? gönder eve…
haydut mu? buyurun köşeye..
külhanbeyi mi? gelsin yanıma…
Yahudi mi? sor fikrini…
kalan kimseye at sopayı…
paraları koy cebine…
işte sizin programınız bu!
palalarla sopalarla işe giriştiniz;
sürülerle insanları dağ başlarına götürüp satırlardan geçirdiniz;
babaları, evlatları yoktan yere harcayarak
Anadolu içerisinde dul kadından,
yoksul yetimden başkasını bırakmadınız.
ne oluyordunuz?
bu kanlı işgüzarlıklar,
bu canavar akını,
bu fitne ve fesat siyaseti ne fayda verecekti?
ne kazanacaktık?
dünyayı mı alacaktık,
Mısır’a sultan mı olacak, Hint’e şah mı gidecektik?
sizin sadrazamlıkla, seraskerlikle, nâzırlıkla
gözleriniz doymamıştı, a padişah heveslileri..
Şam’da, Halep’te az daha namınıza hutbe okutup,
isminize sikke kestirecektiniz.
yenilik sizde, kahramanlık sizde,
avurt zavurt sizde, caka tavır hepsi sizdeydi.
şimdi böyle sinsi sansar gibi
tavandan tavana nereye?
evet, nereye gidiyorlar?
mahalle kahvesinden bir adımda sadarete,
meyhaneye iskemlesinden bir basışta nezarete,
tulumbacı koğuşundan bir hamlede valiliğe eren bu türediler:
nereye gidiyorlar?
kendileri kürklere büründüler,
milletin derisini soydular.
kasalarına altın doldurdular,
bizim ceplerimize kağıt tıktılar.
halk sersefil cami avlularında yatarken
çiftlikler aldılar, kâşaneler yaptılar.
açlıktan ölenlerin lokmasını ağzından çalarak
haspalara ziyafet çektiler.
susuzluktan kavrulanların testisini aşırıp havuzlarını doldurdular…
halk sokaklarda pösteki kemirirken,
onlar konaklarda ebabil beyni yediler,
kuş sütü içtiler. anamıza sövdüler,
babamızı dövdüler, tırnaklarımızı söktüler.
işte milleti artık büsbütün öldürdüklerinden emin olsunlar.
zira damarlarımızda bir damla kan,
kollarımızda bir zerre kuvvet kalmış olsaydı
yakalarına yapışır, öcümüzü alırdık.
halbuki kollarını sallaya sallaya
yüzümüze tüküre tüküre gittiler!..
aşk olsun, at da size yaraşır, meydan da!..
bizde bu ölü kan,
sizde o yaman surat olduktan sonra
bir gün olur yine gelirsiniz.
eteklerinizi öptürüp ciğerlerimizi söndürürsünüz.
biz size “kırk katır mı, kırk satır mı?” diye sormadık.
yarın sizin bize: ölümlerden ölüm beğen” demek
artık hakkınızdır.
lâyığımız olan paşalar!
topumuzun kellesini kesmeden nereye?”
İktidar çift başlılık istemediği gibi, rehavete gelmez. Mustafa Kemal, cihan harbinden çıkan yenik bir milleti, kimse risk almazken kimse savaşı düşünmez iken önce kongrelerle sonra da meclis yolu milleti yanına alarak işgalden kurtarmış. Padişah veya halife olmak varken milletin iradesini millete vererek cumhuriyet rejimini kurmuştur.
Fakat bu süreçlere gelirken Mustafa Kemal, geçmişi de okumuş hatta yaşamıştır. Osmanlı İmparatorluğunu kurtarmak isteyen Üçüncü Selim yeni bir ordu kurmak isterken tahtan indirilmiş daha sonra kılıç darbeleri ile vahşice katledilmiştir. Üçüncü Selim’in yeğeni olan İkinci Mahmud canını kurtarmak için sarayın damlarında köşe kapmaca oynamak zorunda kalmış, İkinci Mahmud’u ölümden kurtaran Alemdar Mustafa Paşa ise bir süre sonra yeniçeriler tarafından parçalanarak ölmektense cephaneliğini havaya uçurarak ölmeyi yeğlemiştir. Sultan Abdülaziz yine tahtan ordu tarafından indirildikten sonra öldürülmüştü. İkinci Abdülhamid 33 yıllık iktidarı sonunda sürgün edilmiş. Talat Paşa Berlin’de, Cemal Paşa ise Tiflis’te Ermeni komitacılar tarafından şehit edilmişti.
Tüm bu olaylardan sonra Mustafa Kemal, düşmemek için 1926 İzmir Suikastı olayında elbette olayı olduğundan daha da ciddiye almış ve olaya karşı sert bir tutum takınmıştır. Bu sayede bugün Türkiye Cumhuriyetinde Türk kadınları sosyal hayata entegre, Türk gençleri eğitim sisteminde genel bir eşitsizlik olmasına rağmen çalışarak bir yerlere gelebilmekte, Anadolu’nun köyünde doğan bir Türk genci ülkede bakan, başbakan, hakim, doktor olabilmektedir. Evet adalet sisteminde büyük gedikler açıldı fakat bu sistem içinde dahi onurlu savcılar çıkıp karanlığa karşı savaşabilmektedir.
İttihat ve Terakki kurtlukta düşmüştür ve cumhuriyet rejimi tarafından yenilmiştir.
Ama acı ama tatlı.
Yorum bırakın