Mülksüzler-Ursula K. Le Guin

‘’Bu yüzden Takver’le karşılıklı bağlılıkları, ilişkileri, dört yıllık ayrılık süresince tümüyle canlı kalmıştı. İkisi de ayrılık yüzünden acı çekmişlerdi, epeyce acı çekmişlerdi, ama ikisi de bağlılıklarından kaçarak acıyı reddetmeyi düşünmemişlerdi.’’

Bazı kitaplar insanın hayata bakışını değiştirir, okurken gözleriniz dolar, kalbiniz çarpar, sizi çok farklı yerlere götürür. Benim için Mülksüzler, hayatımı değiştiren, cümlelerini okurken gözlerimin dolduğu, beni uzun süreli ayrılıklara, çekilen acılara, reddedilen acılara, bağlılıklara ya da tam yıkılamaz şekilde kuruldu derken yıkılan bağların oluşturduğu hasarlara karşı dayanak bulduğum bir kitap.

Mülksüzler temelinde ikili bir ütopya; Soğuk Savaş Döneminde yazılan Mülksüzler, herkesin eşit olduğu, iş bölümünün eşit yapıldığı, sınıf kavramının olmadığı, beraber mücadele edilmezse yaşamın mümkün olmayacağı Anarres ve bolluğun ve sömürünün kol gezdiği, sınıflara bölünmüş, devletlerin birbiri ile mücadele ettiği Urras gezegenlerindeki olaylar üzerinden anlatısını gerçekleştiriyor.

Bana göre Mülksüzler, bir aşk romanı da denirse bu hiç abartı sayılmaz.

Mülksüzler, kişilere duyulan aşk, fikirlere duyulan aşk ve bilime duyulan aşk olarak 3 parçada yorumlanabilir. Romanın baş kahramanı Shevek, Takver’e aşıktır, aynı zamanda fiziğe de kendisini adamış bir bilim adamıdır. Bu iki aşkı için mücadele ederken saf Odo’cu fikirlere olan aşkının izlerini de çok net görebiliyoruz.

Shevek zaman kavramında önemli fikirlere sahip bir bilim adamı olarak karşımıza çıkıyor. Fakat Anarres’te bu fikirleri takip edebilecek bir başka insan bulunmadığı için fikirlerine karşılık bulamıyor, bu sebeple bir yerde duvara çarpıyor. Shevek bu fikirlerini Urras’a ilettiğinde, Urras’tan Shevek’e Urras’a gelmesi ve fikirlerini burada geliştirmeye devam etmesi teklif ediliyor. Zira Urras’takiler, Shevek’in fikirleri sayesinde uzay yolcuklarında atlama yapabileceklerini fark ediyorlar.

Shevek Urras’a geldiğinde duvarlarını yıkmış olarak birisi olarak önce yolunu kaybeder daha sonra özüne döner. Shevek’in özünü oluşturan en önemli şey ise, Takver’e duyduğu aşktır.

‘’Takver yere baktı, bir kaya çıkıntısının yüzeyin tırnağıyla kazıdı. Hiçbir şey söylemedi. Bir aydikeni dalı koparmak için eğildi, ama koparmadı, yalnızca dokundu, tüylü gövdesini ve kırılgan yaprağını hafifçe okşadı. Shevek, Takver’in hareketlerinin gerilimi içinde onun konuşabilmek için içindeki duygu fırtınasına bütün gücüyle gem vurup zapt etmeye çalıştığını gördü. Takver bunu başardığında sesi hafif ve biraz hoyrat çıktı. Bağlanmaya ihtiyacım var dedi. Gerçekten bağlanmaya. Beden ve akıl bütün yıllar boyunca bağlanmalı. Başka bir şey değil. Daha azı yetmiyor.’’

Kitapta bu cümlelerle temeli atılan aşkın ilerleyen sayfalarda şu şekilde kök saldığını görüyoruz.

‘’Takver şafakta uyandı. Dirseği üzerinde doğrulup Shevek’in üstünden pencerenin gri karesine, sonra da Shevek’e baktı. Shevek sırt üstü yatıyordu; o kadar sessiz nefes alıyordu ki göğsü kımıldamıyor gibiydi, yüzü biraz gerideydi, hafif ışıkta uzak ve sertti. Çok uzun bir yoldan, diye düşündü Takver, birbirimize geldik. Her zaman bunu yaptık. Büyük uzaklıkları, yılları, rastlantı uçurumlarını aşarak. Bu kadar uzaktan geldiği için artık kimse bizi ayıramaz. Hiçbir şey, hiçbir uzaklık, hiçbir zaman aralığı zaten aramızda olan uzaklığı, cinsiyetlerimizin uzaklığını, varlıklarımızın, akıllarımızın farklılığını aşamaz; bir bakışla, bir dokunuşla, dünyadaki en kolay şeyle, bir sözcükle üzerinde bir köprü kuruverdiğimiz o boşluğu, o uçurumu. Ne kadar uzak olduğuna bak, her zaman ne kadar uzak olduğuna. Ama geri dönüyor, geri dönüyor, geri dönüyor…’’

Shevek, mevcut düzeni reddedip başka bir gezegende yeni düzeni kuran bir toplumda yetişen ve kurulan yeni düzeni de sorgulayarak bu düzende yer edinemeyen ve gerçekleştiğinde devrim olacak Genel Zaman Kuramının sahibi olarak, gezegenler arası bilinmez yolculukta, geçmişi, şimdiyi ve geleceği birbirine bağlayan zamansal bir çemberde; bir ütopyanın değişim sürecinde, başka dünyaları keşfetme ihtiyacı içinde, bir umudun arayışındadır. Kendini Her iki gezegene de ait hissedemeyen Shevek’in fikrini başka dünyalarla paylaşma ve duvarları yıkma mücadelesi hem Urras’ta hem de Anarres’te kendisine pek çok düşman kazandırır. Mülksüzler’ in başlangıcı da aslında fikirlere ket vuran bir duvar ile başlar.

‘’Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı; erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu: bir çizgiye, bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı.

Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.”

Shevek bu duvarı yıkmak Urras’a gittiğinde, Urras’ın bereketli ve zengin durumu gördükçe kurak, verimsiz ve tozlarla kaplı Anarres’in bir ütopya olmasını sorguluyor. Anarrs’te Shevek ve arkadaşlarının yaşadığı zorluklar, kıtlıklar, aslında basit olan şeylerin gözden kaçması Shevek’i sorgulamaya yöneltiyor. Ama roman ilerledikçe hem biz, hem de Shevek Urras’taki sınıfsal eşitsizliği, cinsiyetçi tutumları ve çıkar ilişkililerini fark ediyor ve Anarres’in değerini anlamaya başlıyoruz. En nihayetinde de Anarres’in bir gezegenden fazlası olduğunu anlaşılıyor. İdeal olan gezegenin kendisi değil; yaşadıkları topluluk. Shevek’in bunu anlayabilmesi için önce eski gezegene dönmesi gerekiyor, çünkü Odo’nun da dediği gibi gerçek yolculuk geri dönüştür.

Bu incelemeyi bitirirken Mülksüzler ’deki en sevdiğim cümleyi ve bende yarattığı etkiyi de paylaşmak isterim.

‘’Yirmi yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki; yaşamın geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir.’’

Bu cümle, pek çoğumuzun hep istediği, kendimize şiar edindiğimiz faka, hep yapar gibi gözüküp, en kritik anlarda, o bağı kurduğumuz biricik kişiye, biricik fikre, her şeyimiz dediğimiz ama vurmaktan da çekinmediğimiz kişiye, fikre karşı bu sözümüzü tutamadığımız zamanlarda, kafamızı yastığa koyup nefes alamadığımızda ama birkaç saniye sonra da nefes aldığımızı keşfedip yola devam ettiğimizde aklıma gelir hep. Adına sevgi denen, sadakat denen, bağ denen, kavramları kurduğumuzu sandığımız bu kişi bu fikirlere erdemlice yaklaşmak Shevek’in duvarı yıkmasından da zor.


‘’Bir insan kendini bütün diğerlerine karşı yapayalnız hissederse, kolaylıkla korkabilir.’’

‘’Kardeş bile rahatlatamaz insanı kötü saatte, karanlıkta, duvarın dibinde…’’

‘’Kıyıya vurmadıkları sürece, balıklar suyun farkında değildirler.’’

Yorum bırakın