NE YAPMALI?

“Gök kubbenin altında tam bir kaos var: Koşullar çok uygun!”

İsmet İnönü anılarına şu cümleler ile başlamıştır:

‘’Bir büyük imparatorluğun çökmekte bulunduğu kaygısı ve memleketi kurtarmak ödevinde olduğumuz düşüncesi, bizim gençlik yıllarımızın en unutulmaz hatırasıdır. Altmış sene bu hislerin heyecanları, ümitsizlikleri ve zafer günleri içinde geçmiştir.

İmparatorluğun çöküşü içinde vazife yapmaya çırpınırken, hesapsız şehitler ve felakete uğrayanlar arasında, yaşayarak çıkmak gibi bir umulmadık olay başımdan geçti.’’

1884 yılında doğan İsmet İnönü, 2026 yılının Türkiye’sinde yaşasaydı yukarıdaki cümlelerini yine kuracaktı. Çünkü 2026 yılının Türkiye’sinde, bir büyük devletin çökmekte bulunduğu kaygısı, olayları tarafsız gözle irdeleyen her Türk vatandaşını rahatsız edecek seviyeye gelmiş bulunuyor.

İlkokuldan itibaren bize hem bir hak hem de bir vatandaşlık görevi olarak öğretilen seçme ve seçilme hakkı kavramı bir azınlığın menfaati için açıkça çiğneniyor.

İstanbul’da bir seçim oluyor, oylarımızı dört farklı zarfta dört ayrı seçim sandığına atıyoruz. Ardından göklerden gelen bir karar ile ‘Hiçbir şey olmasa da bir şeyler oldu’ denilerek dört zarftan sadece bir tanesinin geçersiz ve hileli olduğuna, diğer üç zarftaki oylarda ise bir sorun bulunmadığına hükmediliyor.

İstanbul’un seçilmiş belediye başkanının, 30 yıl önce devletin kadim kurumu YÖK tarafından resmî gazeteye verilen ilana istinaden yaptığı yatay geçiş ve sonunda herhangi bir kayırma olmadan aldığı diploması, yine aynı azınlığın menfaati için iptal ediliyor.

Ekonomiden sorumlu bakanı sözde yatırımcı çekmek için yurt dışında toplantı halinde iken ülkenin ana muhalefet partisinin üç yıl önce yaptığı kongre, kanunlara göre yetkisiz olan bir istinaf mahkemesi tarafından iptal ediliyor, bu sırada ülkenin ekonomi bakanı ise ülkedeki hukukun üstünlüğünden bahsediyor.

Bu ülkede yaşayan vatandaşlar; sonsuz bir ekonomik kriz döngüsü içinde, hukukun gücünü ve evrenselliğini değil grupların çıkarı doğrultusunda anlamlanan adalet sisteminde, eğitim sisteminin garabetleri ile kendini nasıl güdüleyecek ve yaşama enerjisini bulacak?

Dün oy attığı belediye başkanının bugün partisinden ayrılıp tam zıttı bir partiye geçtiğini gören, gözü gibi baktığı evladının yıllık eğitim masrafının standart bir okulda milyon liraya ulaştığı, evladını kaybeden ailelerin gözyaşlarını mahkeme salonlarında kuruttuğu, eğitim eşitliğinin kaybolduğu, paranın alın teriyle değil yalanla fesatla kazanıldığı bu ülkede vatandaşlar ne yapmalı?

‘’Türk genci, devrimlerin ve rejimin sahip ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılapları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu “Bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır.” demeyecektir; hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz inkılap ve cumhuriyetin polisi değildir.” diye düşünecek fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine düşünecek: “Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.”

Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber bana, İsmet Paşa’ya, meclise telgraflar yağdırıp haklı ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “Ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir.”

İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!

Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihe Bursa Nutku olarak geçen yukarıdaki söylevi hepimize ışık tutmalı. Bugün bu vatanı kurtarmak için ailelerini, sağlıklarını kaybetmeyi göze alan bu kurucu kadroya borcumuz, onların bize emanet ettiği cumhuriyet rejimini, menfaat düşkünü bir azınlığa bırakmamak olmalıdır.

Başka bir Türkiye yok. Bizi biz yapan bu ülkeye ve bize bu vatanı emanet edenlere borcumuzu; haksızlıklara karşı susmadan örgütlenerek, aramızdaki kanserli hücreleri budayarak ve bilimin ışığında doğru bildiklerimizi inatla dile getirerek ödemeliyiz.

Unutulmasın; Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadro, Ege’de işgalci düşmana karşı direnirken padişahın da idam fermanını boyunlarında taşıyordu.

Bize düşen de tam olarak budur.

Yorum bırakın