Ülkemizi ve dünyayı anlamakta zorlandığımız bu günlerde, yolumuzu kaybetmemek için rehberlerimizi doğru seçmeliyiz. Türk milleti olarak ne kadar şanslıyız ki doğduğumuz andan itibaren bize yol gösteren bir rehberimiz var: Mustafa Kemal Atatürk.
Onun ismini anmadığımız, duymadığımız neredeyse tek bir gün yoktur. Peki, onu ne kadar tanıyoruz? Fikirlerini, mücadelelerini ve gerçekleştirdiği dönüşümleri ne ölçüde biliyoruz?
Mustafa Kemal Atatürk, yıkılmakta olan bir imparatorluğun mensubu olarak 1881 yılında Selanik’te dünyaya geldi. Sadece 57 yıllık ömrüne savaş meydanlarını, isyanları, diplomatik mücadeleleri, antlaşmaları, reformları, öfkeli kalabalıkları ve tarihe yön veren nutukları sığdırdı.
Özellikle 1923 yılından sonra devlet yönetiminde son söz sahibi olduğu doğrudur. Ancak sahip olduğu bu gücü hiçbir zaman kişisel çıkarları için kullanmadı. Milletinin geleceğini her şeyin üzerinde tutarak çalıştı; gerektiğinde halkı için, halkına rağmen doğru bildiği yolda ilerlemekten vazgeçmedi.
Parlak bir askerdi. Çanakkale Savaşları’nda üstlendiği sorumluluk ve gösterdiği liderlik sayesinde İstanbul’un olası bir işgalden kurtulmasına büyük katkı sağladı. Bu, onun Türk milletine sunduğu ilk büyük armağanlardan biriydi. Birinci Dünya Savaşı boyunca, sonunun iyi olmadığını gördüğü bir savaşta bile Çanakkale’de, Bitlis’te, Suriye’de ve Filistin’de görevini büyük bir kararlılıkla yerine getirdi. Bu cephelerde elde ettiği başarılar, onu Kurtuluş Savaşı’nın doğal lideri ve başkomutanı konumuna taşıdı.
1918 yılının Kasım ayında Osmanlı İmparatorluğu fiilen işgal edilmiş, ordusu dağıtılmış, limanları ve tersaneleri denetim altına alınmış, altı yüz yıllık hanedan teslimiyetin eşiğine gelmişti. İşte bu umutsuzluk günlerinde Mustafa Kemal, “Geldikleri gibi giderler.” diyerek milletine umut aşılayan bir lider olarak ortaya çıktı.
Bu sözü yalnızca söylemekle kalmadı. Sorumluluk almaktan kaçınmadı ve kendisini Anadolu’ya görevlendirterek Millî Mücadele’nin ilk kıvılcımını yaktı. “19 Mayıs 1919 benim doğduğum gündür.” diyen Mustafa Kemal, Samsun’a ayak bastıktan sonra mücadeleyi milletin ortak davası hâline getirmek için şehir şehir, kasaba kasaba dolaştı. Amasya Genelgesi ile milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararlılığının kurtaracağını ilan etti. Erzurum ve Sivas kongreleriyle direnişi örgütledi, milletin iradesini tek bir hedef etrafında birleştirdi. Millî Mücadele’nin kaynağını millete dayandırması ve milletine güvenmesi, onun en önemli özelliklerinden biridir.
Millî Mücadele’yi farklı görüşlerden temsilcilerin yer aldığı bir Türkiye Büyük Millet Meclisi ile yürütmesi ve savaşın en zor dönemlerinde dahi meclisi feshetmemesi, demokratik anlayışının önemli bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bu yönüyle, bugün de üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir örnek ortaya koymuştur.
Savaştan sonra asıl mücadelenin başladığını vurgulayarak, askerî başarıları diplomasi yoluyla kalıcı kazanımlara dönüştürmesi de onun devlet adamlığı yönünü ortaya koymaktadır. Lozan Antlaşması ile verilen mücadelenin uluslararası alanda kabul görmesini sağlaması, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini güçlendirmiştir.
28 Ekim 1923 tarihinde Mustafa Kemal, Millî Mücadele’nin muzaffer başkomutanı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı olarak Çankaya Köşkü’nde arkadaşlarına, “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz.” dediğinde gücünün zirvesindeydi. İstanbul’daki saraya damat olabilir ya da kendi adına bir hanedan kurabilirdi. Ancak o, milletin yönetimini millete bırakarak, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesini hayata geçirmiştir.
Daha sonra gerçekleştirilen devrimlerin öncüsü olan Mustafa Kemal, kadınların toplumsal hayattaki yerini güçlendirmiş, eğitim ve hukuk alanında köklü değişikliklere öncülük etmiş, toplumu ümmet anlayışından millet bilincine yöneltmiş ve Latin esaslı Türk alfabesinin kabul edilmesini sağlamıştır. Toplumu yasalar önünde eşit kılması, millî eğitimi tek bir çatı altında toplaması ve bir eğitim seferberliği başlatması, bugün hâlâ yolumuzu aydınlatan eserleri arasındadır.
“Ne mutlu Türküm diyene!” sözü, etnik kökene değil ortak vatandaşlık bilincine vurgu yapan bir anlayışın ifadesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarına bağlı, ortak bir gelecek idealini paylaşan insanların oluşturduğu eşit ve çağdaş bir toplum hedefi, Atatürk’ün en önemli miraslarından biridir. Din, dil ve köken farkı gözetmeksizin tüm vatandaşların eşit olduğu bir Cumhuriyet düşüncesi, bugün de yolumuzu aydınlatmaya devam etmektedir.
Bugün her vatandaşın Mustafa Kemal Atatürk’te kendinden bir parça bulması doğaldır. Ülkemizin gündeminde, geleceğimizi inşa ederken onun fikirleri yine en önemli dayanaklarımız arasında yer almaya devam etmektedir. Tarih, ölümünden uzun yıllar sonra bile milletine önderlik etmeyi sürdüren bu denli etkili liderleri çok az yetiştirmiştir. Ne mutlu bize ki Atatürk gibi bir öndere sahibiz.
Atatürk’ün de dediği gibi:
‘’Devrimin amacını kavramış olanlar, onu daima koruyabilecek güçte olacaklardır.’’
Yorum bırakın