Geçen yazımda Tek Adam için, “Tarih, ölümünden uzun yıllar sonra bile milletine önderlik etmeyi sürdüren bu denli etkili liderleri çok az yetiştirmiştir.” demiştim. Ancak tarih, yalnızca büyük liderleri değil, o liderlerin en zorlu yol arkadaşlarını da nadiren yetiştirir. İsmet İnönü, Atatürk’ün yanında ve Cumhuriyet’in kader anlarında üstlendiği sorumluluklarla, bu nadir İkinci Adamlardan biri olarak tarihteki yerini almıştır.
1884 yılında İzmir’de doğan İnönü, 89 yıllık ömrüne savaşlar, diplomatik mücadeleler, devrimler, isyanlar, darbeler ve suikast girişimleri sığdırmıştır. Hayatının hemen her safhasında kendisini yeni bir mücadelenin içinde bulmuş, verdiği bu mücadeleler çoğu zaman yalnızca kendi kaderini değil, Türk milletinin kaderini de şekillendirmiştir.
Harp Okulu’nu birincilikle bitiren ve çalışkanlığıyla öne çıkan İsmet İnönü, Yemen İsyanı’nın bastırılmasında görev almış, Birinci Dünya Savaşı sırasında Doğu ve Filistin cephelerinde mücadele etmiştir. Millî Mücadele’de ise önce Genelkurmay Başkanlığı, ardından Batı Cephesi Komutanlığı görevlerini üstlenerek zaferin kazanılmasında kilit rol oynamıştır. Ancak onun mücadelesi cephede verilen savaşlarla sınırlı değildi. Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele saflarına katılırken ardında bıraktığı babasını ve henüz sekiz aylık olan oğlunu, savaşın sona ermesinin ardından ancak mezarları başında ziyaret edebilmiştir.
Savaş meydanlarında kazandığı zaferlerin kalıcılığını Lozan Antlaşması ile taçlandıran İnönü, Cumhuriyet’in ilanının ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı olarak devrimlerin hayata geçirilmesinde baş rol oynamıştır. Devlet yönetimindeki titizliği, kamu kaynaklarının kullanımındaki hassasiyeti, yorulmak bilmeyen çalışma disiplini ve Cumhuriyet devrimlerine olan bağlılığı, onu döneminin en dikkat çekici devlet adamlarından biri hâline getirmiştir.
Atatürk’ün vefatının ardından Cumhurbaşkanlığı görevine seçilen İnönü, hem büyük bir mirasın emanetçisi hem de kuruluşunda bizzat yer aldığı Cumhuriyet’in koruyucusu olarak tarihin en zorlu dönemlerinden birine adım atmıştır. Dünyanın yeniden bir savaşa sürüklendiği, dengelerin altüst olduğu bu yıllarda Türkiye’yi savaşın dışında tutabilmek için yoğun bir diplomasi yürütmüş; genç Cumhuriyet’in bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumayı en öncelikli görev olarak görmüştür. Eğer Türkiye, bir Alman veya Sovyet işgaline uğramadı ise bu İnönü sayesindedir. Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği bir o kadarının sakat kaldığı, şehirlerin haritadan silindiği bir dönemde İnönü, milletini ve devletini bu yıkımdan sağ salim çıkarabilmiştir.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İnönü’nün Türkiye’yi çok partili siyasi hayata geçirmesi ve iktidarın seçim yoluyla el değiştirmesine öncülük etmesi, yalnızca Türk demokrasi tarihi açısından değil, dünya siyasi tarihi açısından da istisnai bir olgunluk örneğidir. Bugün dünyanın birçok ülkesinde iktidar değişimlerinin nasıl sancılı süreçlere dönüştüğü düşünüldüğünde, bu tercihin değeri daha iyi anlaşılmaktadır.
İnönü bu durumu, “Benim en büyük yenilgim, en büyük zaferimdir.” sözleriyle ifade etmiştir.
Bir dönem “Millî Şef” sıfatıyla anılan bir liderin, yetkilerini korumak yerine demokratik düzenin kurumsallaşmasını tercih etmesi ve iktidarı millet iradesine teslim etmesi, devlet adamlığının en seçkin örneklerinden biri olarak tarihteki yerini almıştır. Güçten vazgeçebilmek, çoğu zaman gücü elde etmekten daha büyük bir erdemdir. Bunu bugünkü siyasi olaylarda çok daha iyi anlıyoruz.
İnönü, 66 yaşında iktidarı demokratik yollarla devrederken, kendisini önünde on yıl sürecek zorlu bir muhalefet mücadelesinin beklediğini muhtemelen öngörmüyordu. 1950 yılında onu diktatörlükle suçlayanlar, aradan geçen kısa süre içinde aynı kişiyi Türk demokrasisinin en önemli güvencelerinden biri olarak görmeye başlamışlardır. Bu durum, İnönü’nün demokrasiye olan bağlılığının zaman içinde en sert muhalifleri tarafından dahi teslim edildiğinin bir göstergesidir.
27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinin ardından ise İnönü, demokratik hayatın yeniden tesis edilmesi için en fazla çaba gösteren siyasetçilerin başında gelmiştir. İleri yaşına rağmen siyasetin merkezinde kalmış, 77 yaşında Türkiye’nin ilk koalisyon hükümetinin başbakanı olarak ülkeye hizmet etmeyi sürdürmüştür. İktidarda olduğu kadar muhalefette de sorumluluk üstlenmesi, onu Türk siyasi tarihinin en istisnai devlet adamlarından biri hâline getirmiştir.
İnönü’nün siyasi hayatının son dönemleri de ilk dönemleri kadar dikkat çekicidir. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarına karşı çıkması, siyasi görüş ayrılıklarının insan hayatının önüne geçmemesi gerektiğine dair anlayışının önemli bir göstergesidir.
1972 yılında Bülent Ecevit karşısında parti içi mücadeleyi kaybettiğinde CHP Genel Başkanlığı görevinden ayrılması, demokratik teamüllere olan bağlılığının bir başka örneğidir. Daha sonra Ecevit’in izlediği siyasi çizgiyi benimsemediği için CHP’den ve milletvekilliğinden istifa etmesi ise siyaset anlayışının makamdan çok ilkelere dayandığını göstermiştir. Siyasette kalabilmek uğruna sürekli pozisyon değiştirenlerin aksine, İnönü gerektiğinde makamlarını terk etmeyi göze alabilmiş bir devlet adamı olarak hafızalarda yer etmiştir.
İsmet İnönü’nün hayatına bakıldığında karşımıza yalnızca bir asker, bir diplomat ya da bir siyasetçi çıkmaz. Cephede savaşan, masada barış imzalayan, devrimleri uygulayan, ülkesini dünya savaşının yıkımından koruyan, iktidarı sandıkla devreden, muhalefet etmeyi de yönetmek kadar önemli gören bir devlet adamı çıkar. Tarih, büyük liderleri az yetiştirir; onlarla omuz omuza yürüyebilen, gerektiğinde onların mirasını taşıyabilen ikinci adamları ise daha da az. İsmet İnönü, işte bu nadir isimlerden biridir. Bu nedenle o, yalnızca Cumhuriyet tarihinin değil, Türk siyasi tarihinin de en önemli devlet adamları arasında yer almaktadır.
Yorum bırakın