29 EKİM

Sabahleyin ocağın başına varan, önce külü görür. Gece boyunca sönmüş, üstü gri bir tabakayla örtülmüş, dokunmaya değmez bir yığındır. Eve gelen yabancı ateşin bittiğine hükmeder. Görünürde haklıdır da zaten; ortada ne alev vardır ne ışık.

Külü eşeleyen kişi ise başka bir şey bulur. Aşağıda, kendi ısısını hâlâ taşıyan bir köz durur. Sönmemiştir, gizlenmiştir. Kimse eğilip üflemezse orada, kimseye bir şey vermeden sönecektir. Sönmüş bir ocağa üflemek de aynı ölçüde boşunadır; nefes ateş yaratmaz, yalnızca duranı canlandırır. Ateşin geri gelmesi için ikisi birden gerekir: Közün durması ve üfleyenin gelmesi.

1918 Ekim ayında herkes bu ocağın başındaydı. Kimi küle bakıp her şeyin bittiğini söyledi. Kimi közü işaret edip beklemeyi öğütledi. Asıl soruyu ise sadece Mustafa Kemal sordu; ocağa ne atılacak, ateş nasıl harlanacak?

Cevabı da yine Mustafa Kemal buldu; “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”

Tüm zorluklara göğüs gererken sırtını millete dayamak Mustafa Kemal’i çağdaşlarından ayıran en önemli özelliğidir. Yunan Ordusu, Ankara sınırlarına geldiğinde dahi kendisine muhalif olan pek çok milletvekilinin yer aldığı Meclis’i feshetmedi.

Savaştan ve barıştan sonra da milleti yönetime ortak ederek 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilan edilmesinde başrolü oynadı. Asıl önemli olan ise atılımların 29 Ekim’de sonuçlanmamasıdır. 29 Ekim 1923 sadece bir başlangıçtı. Devrimler sayesinde Türk toplumu dünya ile entegre, kanunlar önünde eşit, eğitimde fırsat eşitliğinin esas alındığı, kadınların özgürleştiği bir yapıya büründü.

Bugün Türk kadınları toplumun her alanında öncü olabiliyorsa bu Cumhuriyet rejiminin meyvesidir. Doğan Avcıoğlu, Behice Boran, Oğuz Atay, Aziz Sencer, Halil İnalcık ve daha nice değer, Cumhuriyet’in yetiştirdiği isimlerdir. Türk gençleri istedikleri üniversitelere gitme özgürlüğüne sahipse bunu 29 Ekim’e borçludur. Eğer bugün ülkenin en ücra köşesindeki bir vatandaş avukat, doktor, mühendis, öğretmen hatta cumhurbaşkanı olabiliyorsa bunun temelinde Cumhuriyet’in sunduğu fırsat eşitliği vardır.

Mustafa Kemal’in 1918’de küllerin altında gördüğü şey yalnızca bir kurtuluş ümidi değildi; geleceğin Türkiye’siydi. O köz, milletin azim ve kararıyla yeniden harlandı. Bugün bize düşen görev ise ateşin nasıl yakıldığını unutmadan onu daha da büyütmektir.

Bu yüzden Cumhuriyet, yalnızca bir devlet şeklinin adı değil; milletin kendi küllerinden doğarak geleceğini kendi elleriyle kurmasının adıdır.

Bir Cevap Yazın